DİYARBEKİR (AMİD)DE EBULFETH MELİKŞAH ADINA YAZILMIŞ KİTABELER VE ŞEHRİN SELÇUKLU İMPARATORLUĞUNA İLHAKI
İbrahim ARTUK
Büyük Selçuklular çok geniş olan İmparatorluklarını kendilerinden emin bulundukları zevat vasıtasıyla idare edilmek üzere bir takım eyaletlere ayırmışlardı. İşte bu siyasi teşkilât yeni yeni bir takım sülâlelerin kurulup tarih sahnesine çıkmasına sebep oluyordu. Nitekim Amid iptida bir kurt soyundan gelen Mervanoğullarının elinde iken uzun zaman Mervanilerden Nasır el-Devle Ebu-Nasr Ahmede vezirlik yapmış bulunan Fahr el-Devle b. Cüneyt, bu sülâlenin zenginliğini, aynı zamanda böyle önemli bir şehri Büyük Selçuklu İmparatorluğunun sınırları haricinde kalmasını doğru bulmuyordu. Bunun için bu bölgenin biran avvel İmparatorluğuna bağlanmasını tavsiye ediyor ve bunun şu zamanda hiçte müşkül bir iş olmayacağını ileri sürüyordu. Nihayet Sultan Fahr el-Devleye meliklik şiarı olan hilat ve Kus verilerek ismini hutbede okutmak ve namına sikke bastırmak şartıyla onu Diyarbekirin fethine memur etti 476 [1]. Müverrih İbn el-Esir bu hadiseden şöyle bahseder.

Harekete geçen Fahr el-Devle büyük bir ordu ile Diyarbekir bölgesine geldi ve Meyafarikin dediğimiz Silvan önünde karargâhını kurdu. Oğlu Zaimülrüsa Ebulkasım Ali de birçok askerle Amidi muhasara altına aldı [2].
Melikşah Fahr el-Devleye yardım maksadıyla Selçuklu İmparatorluğunun en büyük emirlerinden Hilvan Emri Artukun kumandasında bir ordu gönderdi.
Bundan başka eski Bağdat Şahnesi Emir Sadıddevle Gevherâyn, Hille Arap Hükümdarı Baha el-Devle Mansur b. Mezyed ile oğlu Seyf el-Devle Sadaka, Türkmen emirlerinden Dilmaçoğlu Muhammed ile Emir Çubuk Fahr el-Devleye yardım etme emrini aldılar. Van Gölü havzası, Malazgirt ve Muş bölgesinin sahibi olan Emir Sanduk, Fahr el-Devleye yardıma memur edildiği gibi, büyük ümeredan Hacip Altuntak da maiyetindeki kuvvetlerle onun emrine verildi. Bu sonuncu emire fethedilecek olan Diyarbekir bölgesinin merkezi Meyafarikirin Şahneliği vad edilmişti. Bu durumdan haberdar olan Mervan oğlu Nasır el-Devle Mansur kendi ülkesinin zaptı hareketini durdurmak için bir taraftan biraz aşağıda göreceğimiz gibi Büyük Sultanın nezdinde teşebbüse girişirken diğer taraftan yerine Veziri Tabib Ebu Salimi vekil bırakarak eski dostu alan Musul, el-Cezîre ve Halep Hükümdarı Ukayl oğlu Şeref el-Devle Müslim ile görüşmek üzere Cizreye gitti. Mervan oğlu Âmid Şehri ile Cizre başta olmak üzere Diyar-ı Rebiadaki bazı şehir ve kalaları ona terk edeceği vadında bulundu. Müslim Diyarbekir Emaretinin uğramakta olduğu inkıraza biraz sonra kendi başına geleceğinden korkarak büyük Sultan nezdinde Mervan oğlu Mensur hakkında şefaatta bulundu ise de hiçbir sonuç alamadığından ve çeşitli Türk ve Türkmen ümerasının ayrı ayrı yönlerden ilerlemekte olduklarını görünce kendi askerlerini toplayarak Diyarbekire Mervanoğlunun imdadına koşmak mecburiyetinde kaldı.
Şeref el-Devle Amidin dışında karargâhını kurdu. Fahr el-Devle ikisinin bu irtifakı üzerine, benim yüzümden Araplar bir belâya duçar olmasınlar diyerek sulha razı oldu. Aralarında takarrür eden sulha göre, Türk ordusu biraz geri çekilecek ve Şeref el-Devle de ordusu ile memlekete rahatça dönebilecekti.
Emir Artuk Büyük Sultanın daima ileriye gitmesi mutad olan sancağını geriye çekemeyeceğini söyleyerek Fahr el-Devlenin bu hususta verdiği sözü reddetti. Türkmenler Fahr el-Devlenin barış yapmak istemesinden katiyen hoşlanmadılar ve bir gece atlarına binerek Amidin dışında bulunan Şeref el-Devlenin Arap askerlerine karşı hücuma geçtiler [3].
Neye uğradıklarını bilemeyen Araplar canların kurtarmak gayesiyle her şeylerini bırakıp kaçtılar. Şeref el-Devle güçbelâ Amid kalasına sığınabildi. İbn Cüheyr ve Emir Artuk bu olayda hazır bulunmadılar, nitekim İbn Esir bu hadiseyi şu sözlerle teyit eder:
[4]
Aslen bir Arap olan Fahr el-Devlenin emri altında bulunmaktan hoşlanmayan Emir Artuk, Amid Kalasında mahsur kalan Şeref el-Devlenin vaki olan müracaatı üzerine kendisini muhasaradan kurtarmak ve buna karşılık bir miktar para ve mal vermek suretiyle Amidden çıkıp gitmesine müsaade etti. İbn Esir bunun için şöyle diyor:
[5]
Diyarbekire bağlı yerlerin gittikçe elden gitmekte olduğunu gören Mansur 477 senesinin sonunda Mevafarikının ileri gelenlerinden Emir Ebul-Heyca el-Ravvadi, Emir Davud b. el-Eşkuri el-Kartuki ve Reis Ebu Abd Allah b. Musek, Galib ve İsa Oğullarından kurulan bir heyetle İsfahanda bulunan Sultan Melikşah ile görüşmeğe gitti [6]
Sultanla görüşmeğe muvaffak olan Mervanoğlu Mansur Sultanın Meyafakirin ve Amidi mahsusen kendisine vereceğini, buna karşılık ülkesinin diğer kısımlarını alacağını bildirmesi üzerine düşünmek için müsaade istedi ve durumu Meyafarikında bulunan Vezir Ebu Salime bildirdi. Ebu Salimden aldığı cevapta kalanın on sene daha mukavemet edeceği, Türk askerlerinin kışın zahire yokluğu sebebiyle memleketlerine mecburen döneceklerini ayni zamanda çok müstahkem olan Âmid, Meyafarikın, Mardin ve Cezireti -ibni-Ömer şehir ve kalalar ile diğer birçok kalaların senelerce muhasaraya dayanabileceklerini bu bakımdan Sultanın teklifini kabul etmemesini tavsiye ediyordu. Vezirin bu mütalasına inanan Menvan oğlu Sultanın bu teklifine cevap vermedi. Bununla beraber İsfahandan da ayrılmadı. Nihayet 478 senesi Muharrem ayında Fahr el-Devle Diyarbekiri tazik eden oğlu Zaim el-Rüesa Ebul Kasım ve Mukaddem Salara verdiği yeni bir emirde, civarda mevcut bulunan bostan ve bağların imha edilmesi isteniyordu. Bu yüzden şehirde kıtlık baş gösterdi. Askerler silâhlarını bırakarak surdan aşağı inmeğe başladılar. Ebul Hasan isimli bir zat silah kuşanarak surların üzerine çıkıp Sultan Melikşahın parolası ile bağırmağa başladı. Başlarında Ebul Hasan bulunanlar Zaim el-Devleyi çağırarak şehri ona teslim ettiler. Böylece Kara Amid 4 Mayıs 1085, 6 Muharrem 478 çarşamba günü Selçuklu İmparatorluğunun idaresine geçmiş oldu.
Şehri Türklere karşı müdafaa edenlerin ekserisi gayrimüslim idi. Şehrin müslüman halkı bunlardan çok zulüm ve hakaret görmüştü. İşte bu muhasara esnasında müslüman halk bunların evlerine hücum ederek Türk ordusunun şehri fethetmesinde bilhassa önayak olmuşlardı.
Bu olay üzerine [7] Fahr el-Devle Diyarbekire gelerek açlık sıkıntısı çeken şehir halkına zahire dağıtmış, şehrin hakimliğini oğlu Zaim el-Devleye, savaşta birçok hizmetleri dokunan Çubuk Beye de Şahnalığı tevdi etmiştir. Meyafarikın muhasarası daha uzun sürmüştür. Muhasarayı idare eden Altuntak mahsurlardan gizlice rüşvet aldığından şehre her türlü yiyecek maddesi girebiliyordu. Bu yüzden şehrin muhasarası günlerce sürmüş oldu. O esnada Altuntak öldüğünden, metrukâtı arasında şehir halkından almış olduğu hediyelerle mektuplar ele geçiyor, Fahr el-Devlede bunları Gevherâyıne gönderiyor [8].
Bu hadise üzerine Emir Gevherâyın Fahr el-Devleye yardım maksadıyla mühim bir askeri kuvvetle muhasaraya katılıyor. 6 Cemaziyelevvel 478-30 Ağustos 1085 Cumartesi günü Şehir Mervani hakimiyetinden çıkarak Büyük Selçuk hakimiyetine girmiş oluyor.
(Devamı gelecek sayıda)
İbn el-Esir el-Kâmil fil Tarih, Mısır Bulak basması 1301, C. 15, s. 52, İmad el-Din el-Kâtip el-İsfâhani, Irak ve Horasan Selçukluları Tarihi. Mütercimi, Kuvam el-Din Burslan, T. Tarih Kurumu, İstanbul 1943. s. 76; İbn Kesir, El-Bidaye vel-Nihaye, Mısır, C. 12, s. 124; Abdurrahman b. Haldun, Kitabe el-İber ve Divan el-Mübteda, Mısır, C. III, S. 474; Mükrimin H. Yınanç, Türkiye Tarihi, Selçuklular Devri, İstanbul 1944, S. 137; İbrahim Kafesoğlu, Sultan Melikşah Devrinde Büyük Selçuklular İmparatorluğu, İstanbul, 1953. s. 43.
Ahmed b. Yusuf b. Ali el-Azrak el-Fariki, Tarih el-Fariki, Kahire 1959. C. I, s. 209.
Mükrimin Halil Yınanç. Aynı Eser. s. 138 vd.; İbn el-Esir. C. 10. s. 64: İbn el-Adim, Tarih Haleb, Naşiri Sami el-Deban, Damas, C. II, s. 84; Mehmed Ragıb el-Tebbah. İlâm el-Nubela bitarih Haleb el-Şeyba, Haleb 1923, C. I, s. 347 Vd.; Ali Sevim, Diyarbakırın Büyük Selçuklu İmparatorluğuna katılışı, Kara Amid Mecmuası, Sayı I, s. 245.
İbn el-Esir C. 10, s. 45; İmad el-Din Kâtib el-İsfahani, Irak ve Horasan Selçukluları Tarihi. s. 77.
İbn el-Esir, C. 10, s. 45,
İbn el-Azrak 148 ab; Mükrimin Halil Yınanç, aynı eser, s. 142; Ali Sevim, aynı makale, s. 245; Şevket Baysanoğlu, Kısaltılmış Diyarbekir Tarihi ve Abideleri, İstanbul 1963, s. 55.
İbn el-Esir. C. 10, s. 58; Ali Sevim, aynı yazı. Kara Amid Mecmuası, S. 1, s. 251.
Mükrimin Halil Yınanç, Aynı eser. s. 142 vd.